3 Mayıs 2011 Salı

Oppa Manyağından Oppamanialıya!

Hikaye bundan üç sene önce başladı aslında ama milat iki sene öncesine dayanır. Hikaye başladığı günden bugüne çok şey değişti. Ortalama bir insan ömründe iki sene uzun bir süre sayılabilir ve bu süreyi beraber geçirdiğin herkes, her şey hayatında anlamlı bir yer edinir. 
Tek istenilen Asya'nın güzide karşı cinsinden faydalanmaktı aslında. Öykünün başlangıcı da ana karakterleri de buna uygun tasarlanmıştı. Ama her şey, karakterlerin arasında oluşan duygusal bağ nedeniyle şekil değiştirmeye başladı. İnsan olmanın verdiği duygusal yoğunluğu daha fazla içlerinde tutamayan karakterler zamanla kendilerinin Asya'ya olan ilgilerini, birbirlerinin Asya'ya olan ilgileriyle birleştirdiler. Ve bu birleşim "oppa manyağı" olma eğilimin sonunu getirirken "oppamanialı" olmayı yaygınlaştırdı. 
Tarihsel süreç bu şekilde 2-3 yıla yayıldı. Günümüzde kendilerine "oppamanialı" ya da "kuyt" diyen bu topluluğa halk arasında hala geleneksel adı olan "oppa manyağı" olarak seslenilmektedir.
Asyalı sevme oranının %50 sini geçen Koreli sevme oranı ve izlenilen sayısız Kore draması her türlü çekik gözlü "Asian Guy" insanına "oppa" denilmesini beraberinde getirmiştir. Asıl anlamından oldukça uzaklaşan kelime dünyanın bu bölgesinde kendine yeni anlamlar bulmuş, farklı ırkların ana diline yerleşmiştir. 
İşte "Oppamania" bütün bu gelişmelerin tam ortasında yer alan, içinde çeşitli mevkide Asian Guy sever barındıran bir tapınaktır.

Soul of Violet

Güneşe dönük küçük bir pencereden bahçedeki menekşelere bakarken insan ne düşünebilir ki? Hafif esen rüzgarla bir o yana bir bu yana boyun büken, varlığını toprağa borçlu olduğu için ondan ayrıldığında ölen rengarenk menekşeler.
Bizim çoğu zaman zafer kazanmak adına yok saydığımız bir an. Aynı cephede savaştığımız askere bile acımadan silahımızı doğrulttuğumuz, gözlerimizden bütün yakıcılığıyla hırsın yayıldığı bir savaşın içinde, sadece daha uzun ve daha rahat bir nefes alabilmek için bütün ruhumuzun yaralanmasına izin veriyoruz. Ve neler kaybettiğimizi görmemek için arkamıza bakmadan ve ateşe devam ederek ilerliyoruz.
Cesur sanıyoruz kendimizi, "başardık" diye haykırıyoruz içten içe; ama başaramıyoruz aslında. Korkuyoruz biri gelip tüm gerçeği yüzümüze vuracak diye. Hemen hazırlıyoruz kendimizi ya da öyle sanıyoruz. Bahaneler üretiyoruz, korkularımızın üstünü örtsün diye.
Zamanla korkmayı bile unutuyoruz...
Unutmak da çözüm olmayınca ölüyoruz. Her bahar çiçekler açıyor toprağımızda. Kökleri ruhumuzu saran rengarenk menekşeler. İşte bu yüzden kalanların ruhunu okşuyor menekşeler...

Uyku, tek istediğim buydu!

Kalıntılar arasında dolaşan masum ve çaresiz bir ruhun tek istediği tanıdık bir kokuyla dünyaya geri dönmektir. Huzursuz geçen gecelerin ardından, yağmurlu ışıksız bir sabaha uyanmak belki de hiç uyanmamaktan iyidir. Belki ihtiyacımız olan bir damlalık umut, yağmurun kokusunda, bizim onu içimize çekmemizi bekliyordur.
Ağaçların yapraklarından kayıp yere süzülen yağmur damlaları gibi akıp gidiyor hayat. Oysa hala uğraşıyoruz, ruhumuzu esaretinden kurtarmak için. Farkında değiliz, aslında bu uğraş bile daha çok esir ediyor bizi hayata. 
Omuzlarımızı düşüren bu yük, kendi hayatımızın sorumluluğu mu; yoksa kaybettiğimiz hayallerimiz mi çekiyor bizi sonsuz bir boşluğa?
Kim bilir her geçen gün neler kaybediyor ruhumuz. Bu kavga bittikten sonra, aydınlığa çıkıp kenara çekilince, yüzümüzde bir gülümsemeyle, umutla bakarken bizden sonrakilere, hiçbir şeyimiz kalmamış elimizde ne çıkar! Ruhunu bile kaybedince, gelip geçici hevesler için gözlerinden süzülen birkaç damla yaşın kime, ne faydası var?
Derin ve sakin, hatta belki huzur dolu bir uyku için neler vermez ki insan? Oysa en korktuğumuz şey çoğu zaman, uyanmamak bu uykudan...